İdare Hukuku

Hoşgeldiniz



Favorilerime Ekle

 
 
 
 
  İdari Yargı > İdari yargıda kanun yolları > Temyiz > İçtihat

İdareler aleyhine sonuçlanan davalarda kullanılan kanun yollarından, herhangi bir geçerli neden olmadan vazgeçilm

T.C.
D A N I Ş T A Y
İdari Dava Daireleri
Kurulu
Esas No: 2006/2824
Karar No: 2007/115
 
Özeti : 1 - Davalı idarelerin temyiz isteminden vazgeçme istekleri usulüne uygun olmadığı gibi, usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş milletlerarası bir andlaşmanın uygulanması amacıyla, Bakanlar Kurulunca alınan kararlara karşı açılan ve idareler aleyhine sonuçlanan davalarda kullanılan kanun yollarından, herhangi bir geçerli neden olmadan vazgeçilmesi ve kanun yollarının tüketilmemesi, bu andlaşmaların uluslararası hukukun sahip olduğu evrensel kurallara dayanan niteliği ile de bağdaşmayacağı hakkında.
           2 - Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin, Birleşmiş Milletler Antlaşmasının VII. Bölümü kapsamında aldığı önleyici nitelikteki kararların iç hukukta uygulanması için ayrıca hakim kararı aranmasına gerek olmadığı hakkında.
 
            Temyiz İsteminde Bulunan (Davalılar)   : 1-Başbakanlık
                                                                        2-Dışişleri Bakanlığı
            Diğer Davalı                  : Maliye Bakanlığı
            Karşı Taraf (Davacı)      :
            Vekili                            : Av. …
            İstemin Özeti    : Danıştay Onuncu Dairesince verilen 4.7.2006 günlü, E:2002/984, K:2006/4795 sayılı kararın temyizen incelenerek bozulması, davalı idarelerden Başbakanlık ile Dışişleri Bakanlığı tarafından istenilmektedir
            Savunmanın Özeti        : Danıştay Onuncu Dairesince verilen kararın usul ve hukuka uygun bulunduğu ve temyiz dilekçesinde öne sürülen nedenlerin, kararın bozulmasını gerektirecek nitelikte olmadığı belirtilerek temyiz isteminin reddi gerektiği savunulmaktadır.
            Danıştay Tetkik Hakimi ...'in Düşüncesi      : İdare aleyhine açılmış olan bir davada, davayı davalı idare adına takip ve temsil eden daire amirleri ile hukuk müşavirlerinin temyiz isteminden vazgeçmeye yetkileri olmadığından ve bu davada temyiz isteminden vazgeçildiğine dair davalı Başbakanlık için Başbakan'ın Olur'u, davalı Dışişleri Bakanlığı için Bakan'ın Olur'u bulunmadığından, yetkisiz müsteşar yardımcısı ve hukuk müşaviri tarafından verilen temyiz isteminden vazgeçildiğine dair dilekçelerin kabul edilmesi mümkün değildir. Bu nedenle temyiz incelemesine devam edilmesi gerekir.
            Uyuşmazlığın esası incelendiğinde ise dosyadaki bilgi ve belgelerin incelenmesinden, temyiz isteminin kabulü ile Daire kararının bozulması gerektiği düşünülmektedir.
            Danıştay Savcısı ...'nın Düşüncesi : Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin terör örgütlerinin ve terörizmi finanse eden kişi ve kuruluşların malvarlıklarının dondurulmasına ilişkin kararlarının uygulanması hakkında çıkarılan 22.12.2001 gün ve 2001/3483 sayılı Bakanlar Kurulu kararının davacıya ilişkin bölümünün iptali yolundaki Danıştay Onuncu Dairesi kararının temyizen incelenerek bozulması istenilmektedir.
            Davalılardan Maliye Bakanlığınca temyiz isteminde bulunulmamış,Başbakanlıkça süresinde verilen temyiz dilekçesi ile vaki temyiz isteminden usulüne uygun olarak verilen temyiz dilekçesi ile feragat edilmiş, diğer davalı Dışişleri Bakanlığınca temyiz dilekçesinin geri çekilmek istenildiği anlaşılmış olup, Dışişleri Bakanlığının dilekçesinin feragat istemini içermemesi nedeniyle, davalılardan sadece Dışişleri Bakanlığının temyiz istemi yönünden dosya incelenerek işin gereği düşünüldü;
            T.C.Anayasasının 90/5 maddesinde,usulüne uygun yürürlüğe konulmuş Milletlerarası andlaşmaların kanun hükmünde olduğu,bunlar hakkında Anayasa aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı hükme bağlanmıştır.
            Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 25 inci maddesinde, Birleşmiş Milletler üyelerinin bu anlaşma uyarınca Güvenlik Konseyinin kararlarını kabul etme ve uygulama konusunda görüş birliğine vardıkları açıklanmıştır.
            Bu durumda Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarının Türk hukuk sistemi açısından kanun hükmünde kabul edilmesi gerektiği sonucuna varılmaktadır.
            Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin 15.10.1999 gün ve 1267/1999 sayılı kararı ve 19.12.2000 gün ve 1333/2000 sayılı kararı ile yoğun olarak Afganistanda yerleşmiş terör örgütüne doğrudan ve dolaylı olarak bağlı olan mali kaynakların dondurulmasının istenildiği,11 Eylül 2001 tarihinde New York' da gerçekleştirilen terörist saldırıdan sonra alınan 28.9.2001 gün ve 1373/2001 sayılı kararla da terörizm evrensel boyutta ele alınarak,terörist faaliyette bulunan veya bunlara destek sağlayan kişi ve grupların mali varlıklarının dondurulması hususunda karar alınmıştır.
            Bakanlar Kurulunun davaya konu 22.12.2001 gün ve 2001/3483 sayılı kararı ile de Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin yukarıda bahsedilen kararlarına atıfta bulunularak,ekli listede yer alan terör örgütleri, kişi ve kuruluşların Türkiye'de bulunan bankalar ve diğer mali kurumlar ile gerçek ve tüzel kişiler nezdindeki kiralık kasa mevcutları da dahil olmak üzere, tüm hak ve alacakları ile malvarlıklarının dondurulması ve bunlar ile ilgili her türlü işlemin Maliye Bakanlığının iznine bağlanmasına karar verilmiş ve ekteki listenin 39 uncu sırasında davacının adına yer verilmiştir.
            Dosyanın incelenmesinden,Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Afganistan Komitesince hazırlanan listede yer alan davacının adının Bakanlar Kurulunca hazırlanan listede de yer almasında hukuka aykırılık görülmemiş olup, bunun dışında ayrıca davacı hakkında Türkiye'de takibat yapılmış olmasına yada kesinleşmiş yargı kararı aranmasına gerek bulunmadığıda açıktır.
            Açıklanan nedenlerle Dışişleri Bakanlığının temyiz isteminin kabulü ve davanın reddine karar verilmesinin uygun olacağı kanaati ile işlemin iptaline dair Danıştay Onuncu Dairesi kararının bozulmasına, Başbakanlığın temyiz istemi hakkında ise feragat nedeniyle karar verilmesine yer olmadığına karar verilmesinin uygun olacağı düşünülmektedir.
 
TÜRK MİLLETİ ADINA
            Hüküm veren Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunca gereği görüşüldü:
            Aralarında davacının da bulunduğu terör örgütleri, kişi ve kuruluşların Türkiye'de bulunan bankalar ve diğer mali kurumlar ile gerçek ve tüzel kişiler nezdindeki kiralık kasa mevcutları da dahil olmak üzere, tüm hak ve alacakları ile mal varlıklarının dondurulması ve bu mal varlıkları ile ilgili her türlü işlemin Maliye Bakanlığının iznine bağlanması yönündeki 22.12.2001 günlü, 2001/3483 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının davacıya ilişkin kısmının iptali istemiyle açılan davada; Danıştay Onuncu Dairesince verilen ve dava konusu işlemin iptaline ilişkin bulunan 4.7.2006 günlü, E:2002/984, K:2006/4795 sayılı kararı, davalı idarelerden Başbakanlık ve Dışişleri Bakanlığı temyiz etmiştir.
            Davalı idarelerden Başbakanlık, 1.9.2006 tarihinde kayda giren dilekçe ile Danıştay Onuncu Dairesinin 4.7.2006 günlü, E:2002/984 sayılı kararına karşı temyiz isteminde bulunduktan sonra, Başbakan adına Müsteşar Yardımcısı imzalı 6.9.2006 tarihinde kayda giren dilekçe ile yürütmenin durdurulması ve temyiz talebinden "feragat" ettiğini belirtmiştir.
            Benzer şekilde Dışişleri Bakanlığı da 5.9.2006 tarihinde kayda giren dilekçe ile Danıştay Onuncu Dairesinin 4.7.2006 günlü, E:2002/984, K:2006/4795 sayılı kararına karşı temyiz isteminde bulunduktan sonra, Bakan adına Hukuk Müşaviri imzalı 19.9.2006 tarihinde kayda giren dilekçe ile temyiz dilekçesinin "geri çekilmesinin kararlaştırıldığını" belirtmektedir.
            Devlet davalarının takibi usulleri, 8.1.1943 tarihli, 4353 sayılı Kanunda düzenlenmiş bulunmaktadır. Bu Kanunun dava ve icra işlerinin takip ve müdafaasına ilişkin İkinci Kısmının, "Birinci Bölüm" ünde hukuk ve ceza davaları ile idari davalarda temsile ilişkin hükümler yer almıştır.
            Anılan Kanunun "İdari Davalarda Temsil" başlıklı 22. maddesi: "İdari davaların açılması, idareler aleyhine açılan bu nevi davaların takip ve müdafaası daire amirlerine veya bu dairelerin bağlı bulundukları Bakanlıklar hukuk müşavirlerine ait olup Danıştay'daki duruşmalarda bu daireler kendi amirleri veya hukuk müşavirleri ve hukuk müşaviri teşkilatı olmayan dairelerde ilgili şube amiri tarafından temsil olunur. Hazineyi ilgilendiren işlerde bu vazife Hazine müşavir avukatı veya avukatları tarafından yapılır. Lüzumu halinde Maliye Bakanlığı'nın alakalı servisine mensup ve Maliye Bakanlığı tarafından tensip edilecek bir memur Hazine Avukatı ile birlikte duruşmaya iştirak ettirilebilir." hükmünü taşımaktadır.
            Ayrıca gerek Başbakanlık Teşkilatı Hakkında Kanun Hükmünde Kararnamenin Değiştirilerek Kabulü Hakkındaki 3056 sayılı Kanunun 22. maddesinde, gerekse Bakanlıkların Kuruluş ve Görev Esasları Hakkındaki 3046 sayılı Kanunun 25. maddesi ile Dışişleri Bakanlığının Kuruluş ve Görevleri Hakkında 4009 sayılı Kanunun 12. maddesinde; 4353 sayılı Kanun hükümlerine göre adli ve idari davalarda gerekli bilgileri hazırlamak ve Hazineyi ilgilendirmeyen idari davalarda Başbakanlığı, Bakanlığı veya kuruluşu temsil etmek görevi Hukuk Müşavirlerine verilmiştir.
            Diğer yandan, 4353 sayılı Kanunun İkinci Kısmının, İkinci Bölümünde idari davaların müdafaa ve takibi usulleri; Üçüncü Bölümünde de hukuk ve ceza davaları ile icra işlerinin takibi usulleri düzenlenmiştir. Üçüncü Bölümde, hukuk ve ceza davaları ile icra takiplerinden kimlerin, hangi hallerde vazgeçebileceği 27, 28, 29 ve 30. maddelerde ayrıntılı bir şekilde yer aldığı halde, idari davaların takip usulüne ilişkin İkinci Bölümde vazgeçme konusunda herhangi bir düzenleme yer almamıştır.
            Bu arada Kanunun anılan Üçüncü Bölümünde yer alan 32. maddesinde; 27,28, 29 ve 30. maddeler hükümlerine uygun bir karar alınmış olmadıkça tamamen veya kısmen Devlet aleyhine neticelenen davalarla icra takiplerinden yüksek dereceli mercilerde tetkiki istenilmesi mümkün olanlar hakkında da kanun yollarına gidilmesinin mecburi olduğu belirtilmiştir.
            Belirtilen mevzuat hükümleri birlikte değerlendirildiğinde görüldüğü üzere, Başbakanlık ve Bakanlıklar aleyhine açılan idari davaların takip ve müdafaası ile bu davalarda Başbakanlığı ve Bakanlığı temsil etmek görevi, daire amirleri ile hukuk müşavirlerine verilmiştir. Bununla beraber özel hukuk alanına giren Devlet'in taraf olduğu davalarda, kimlerin feragat yada vazgeçmeye yetkili olduğu ve bu yetkilerini nasıl ve ne şekilde kullanacağı 4353 sayılı Kanunda açık ve ayrıntılı bir şekilde düzenlenmiş olmasına rağmen, aynı Kanunda idari davalarda feragat yada vazgeçme konusunda herhangi bir düzenleme yer almamıştır.
            Bu durumda, idareler aleyhine açılmış bulunan bu idari davada; davayı idare adına takip ve müdafaa eden, bağlı olduğu idareyi temsil eden daire amirleri ile hukuk müşavirlerinin temyiz isteminden vazgeçmeye yetkileri olup olmadığının tartışılması gerekmektedir.
            Kamu idareleri aleyhine açılmış idari davaları takip ve müdafaa eden daire amirleri ile hukuk müşavirlerinin asli görevleri, o idari davayı esas itibariyle neticelendirmek ve varsa kanun yollarını kullanmaktır. İdareler aleyhine açılmış idari davalarda daire amirleri ile hukuk müşavirlerinin sahip olduğu temsil yetkisi, beraberinde "temyizden vazgeçme" yetkisini içermemektedir. Tıpkı müvekkillerini temsilen davayı takip eden avukatların davadan feragat edebilmesi ya da temyiz isteminden vazgeçebilmesi Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu gereğince nasıl müvekkilin bu konuda açık bir yetki vermesini gerektiriyorsa, bağlı olduğu idareyi temsilen idari davayı takip eden daire amirleri ve hukuk müşavirlerinin temyiz isteminden vazgeçebilmeleri de bu konuda açık yetki almalarını gerektirir. Temyiz isteminden vazgeçme konusundaki yetkinin ise; davalı Başbakanlık için, Bakanlar Kurulunun Başkanı ve Başbakanlık Teşkilatının en üst amiri olan Başbakan'ın Olur'unun alınması, Dışişleri Bakanlığı için ise Bakanlık kuruluşunun en üst amiri olan Bakan'ın Olur'unun alınması ile gerçekleşeceği açıktır. Bu davada Başbakanlık adına müsteşar yardımcısının, Dışişleri Bakanlığı adına hukuk müşavirinin temyiz isteminden vazgeçme konusunda yetkisiz oldukları anlaşıldığından vazgeçme talebinin kabulüne hukuken olanak bulunmamaktadır.
            Öte yandan, Danıştay İkinci Daire Başkanı …, Danıştay Altıncı Daire Başkan Vekili …, Danıştay Onüçüncü Daire Başkanı …, Danıştay Onikinci Daire Başkanı …, Danıştay Onüçüncü Daire Üyesi …, Danıştay İkinci Daire Üyesi …, Danıştay Beşinci Daire Üyesi …'un; Başbakanlık adına müsteşar yardımcısı, Dışişleri Bakanlığı adına hukuk müşaviri tarafından temyiz isteminden vazgeçildiğine dair verilen dilekçeler, Başbakan'ın ve Dışişleri Bakanı'nın temyiz isteminden vazgeçildiğine dair Olur'ları olmadığı için kabul edilmediğine göre bu aşamada temyiz incelemesine esastan devam edilmesi gerektiği yönündeki görüşlerine karşılık; Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından 4801 sayılı Kanun ile onaylanarak uygun bulunan Birleşmiş Milletler Andlaşmasının ve bu Andlaşma kapsamında Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin almış olduğu kararların Anayasa'nın 90. maddesi uyarınca gerek iç hukukumuz gerekse uluslararası hukuk açısından doğurduğu hukuki sonuçlar gözönüne alındığında, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin önleyici tedbir niteliğindeki kararlarının uygulanması amacıyla alınan Bakanlar Kurulu Kararının iptali istemiyle açılan ve davalı idareler aleyhine sonuç doğuran bu davada, davalı idarelerin esasen temyiz isteminden vazgeçme isteminde bulunup bulunamayacakları hususunun da bu çerçevede tartışılması gerekli görülmüştür.
            İdari davalarda davayı kabul, temyizden vazgeçme, davadan feragatın, idari davaların özelliği, işlemin niteliği, davacının davayı açmasındaki amaç gibi hususlar dikkate alınarak değerlendirilmesi gerekmektedir.
            Bilindiği üzere Anayasa'nın 90. maddesinde; Türkiye Cumhuriyeti adına yabancı devletlerle ve milletlerarası kuruluşlarla yapılacak andlaşmaların onaylanmasının, Türkiye Büyük Millet Meclisinin onaylamayı bir kanunla uygun bulmasına bağlı olduğu, Türk Kanunlarında değişiklik getiren her türlü andlaşmaların yapılmasında da aynı usulün uygulanacağı ve usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmaların kanun hükmünde olduğu, bunlar hakkında Anayasa'ya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine başvurulamayacağı ilkeye bağlanmıştır.
            Dolayısıyla usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş milletlerarası bir andlaşmanın, üye ülkelere yüklediği bir takım yükümlülüklerin yerine getirilmesi amacıyla Türkiye Cumhuriyetini temsilen Bakanlar Kurulunca alınan kararların iptali istemiyle açılan ve idareler aleyhine sonuçlanan bir davada; davalı idarelerin tüm kanun yollarını sonuna kadar kullanması ve tüketmesi, bu andlaşmadan kaynaklanan bir zorunluluk olmalıdır. Aksine bir uygulama ile davanın bütün aşamalarında davalı idareler tarafından, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin konuya ilişkin kararlarının üye devletler bakımından bu bağlamda Türkiye yönünden bağlayıcı olduğu ısrarla savunulduktan ve aynı iddialarla temyize başvurulduktan sonra temyizden vazgeçilmesi, Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından onaylanıp uygun bulunarak kanun hükmü haline getirilen milletlerarası andlaşmaların, hem andlaşmayı imzalamış Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti açısından hem diğer idari kurumlar açısından o andlaşmanın uygulanabilir ve sürdürülebilir olmasını tartışılır hale getirecektir.
            Ayrıca usulüne uygun olarak yürürlüğe konulmuş milletlerarası bir andlaşmanın uygulanması amacıyla Bakanlar Kurulunca alınan kararlara karşı açılan ve idareler aleyhine sonuçlanan davada kullanılan kanun yollarından herhangi bir geçerli neden olmadan vazgeçilmesi ve kanun yollarının tüketilmemesi bu andlaşmaların uluslararası hukukun sahip olduğu evrensel kurallara dayanan niteliği ile de bağdaşmayacaktır.
            Belirtilen nedenlerle, Birleşmiş Milletler Andlaşması çerçevesinde ve uluslararası terörle mücadele amacıyla alınan Güvenlik Konseyinin önleyici tedbir kararları doğrultusunda tesis edilen Bakanlar Kurulu Kararının iptali istemiyle açılan ve idareler aleyhine sonuçlanan davada, davalı idarelerden Başbakanlığın ve Dışişleri Bakanlığının temyiz isteminde bulunduktan sonra bu istemden vazgeçmeleri mümkün görülmemiştir.
            Tüm bu değerlendirmeler sonucunda, Başbakanlık Müsteşar Yardımcısı ile Dışişleri Bakanlığı Hukuk Müşavirinin temyizden vazgeçmeye yetkili olmamaları, esasen yukarıda belirtilen nedenlerle davalı idarelerin temyiz isteminde bulunduktan sonra bundan vazgeçmelerinin de mümkün olmaması karşısında temyiz incelemesine esastan devam edilmiştir.
Danıştay Onuncu Dairesi 4.7.2006 günlü, E:2002/984, K:2006/4795 sayılı kararıyla; dava konusu Bakanlar Kurulu Kararının dayanağı olan Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 25. maddesinde yer alan Güvenlik Konseyi kararlarının üye ülkelerce uygulanacağı şeklindeki hükmün, Konsey kararlarının uygulanma biçimini düzenlemeyip, bu konuyu iç hukuka bırakmış olduğu, dolayısıyla Güvenlik Konseyi kararlarının iç hukukumuz çerçevesinde Anayasa ve yasal düzenlemeler doğrultusunda uygulanacağı; nitekim 28.9.2001 günlü, 1373 sayılı Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Kararında üye devletlerden öncelikle iç hukuklarından terörist eylemlerde kullanılmak üzere kasten mali kaynak temini ve toplanmasını suç haline getirmelerinin, ayrıca 9.12.1999 tarihli Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşme dahil olmak üzere, terörizme ilişkin uluslararası sözleşme ve protokollere taraf olunmasının istenildiği; 17.1.2002 günlü Resmi Gazete'de yayımlanan 4738 sayılı Kanun ile onaylanarak kabul edilen Terörizmin Finansmanının Önlenmesine Dair Uluslararası Sözleşmenin de, terörizmle mali yönden mücadelede, gerekli yasal düzenlemelerin yapılması gerekliliği belirtilerek bu konunun ulusal hukuka bırakılmış olduğu; Anayasanın mülkiyet hakkını güvence altına alan 35. maddesinde mülkiyet hakkının ancak kamu yararı amacıyla yasayla sınırlanabileceğinin hükme bağlandığı, yine Anayasanın 16. maddesiyle, temel hak ve özgürlüklerin yabancılar için, milletlerarası hukuka uygun olarak yasayla sınırlanabileceğinin kabul edilmiş olduğu, Anayasanın 13. maddesinde de, temel hak ve özgürlüklerin özüne dokunulmaksızın yalnızca Anayasanın ilgili maddelerinde belirtilen sebeplere bağlı olarak ve ancak yasayla sınırlanabileceğinin öngörüldüğü, ayrıca Anayasanın 6. maddesinde hiçbir kimse veya organın kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisi kullanamayacağının kurala bağlandığı, Anayasada yer alan bu düzenlemeler karşısında, idarenin yasayla yetki tanınmamasına rağmen mülkiyet hakkına müdahalesinin, kaynağını Anayasadan almayan bir Devlet yetkisinin kullanılması sonucunu doğuracağı; Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 25. maddesi Güvenlik Konseyi kararlarının idarece doğrudan uygulanacağı şeklinde bir düzenleme içermediği gibi konuyla ilgili 4208 sayılı Kara Paranın Aklanmasının Önlenmesine Dair Kanunun ve 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanununun mülkiyet hakkına müdahale için hakim kararını zorunlu kıldığı; bu durumda davalı idarelerin Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyince terör örgütlerini finanse eden kişiler listesine alınan davacı hakkındaki iddiaların ciddiyetini dikkate alıp elde edilen tüm bilgi ve belgeleri eksiksiz bir biçimde adli mercilere intikal ettirmeleri zorunlu olduğu halde, İstanbul 4. Sulh Ceza Mahkemesinin, tedbir talebine ekli herhangi bir delil ve belge eklenmediğini belirterek tedbir istemini reddetmesinden sonra, kaynağını Anayasadan almayan bir yetkiyi kullanmak suretiyle hakim kararı olmaksızın davacının hak ve alacakları ile mal varlığının dondurulmasına karar verilmesinde hukuka uyarlık bulunmadığı gerekçesiyle Bakanlar Kurulunca alınan 22.12.2001 günlü, 2001/3483 sayılı kararın davacıya ilişkin bölümünün iptaline karar vermiştir.
Özellikle Afganistan içsavaşından sonra, Taliban ve EI Kaide isimleri altında yoğunlaşan uluslararası terörle yine uluslararası düzeyde etkin bir şekilde mücadele edebilmek için Birleşmiş Milletlerin bu konuda en yetkili organı olan Güvenlik Konseyi tarafından 1998 yılından başlayarak bir dizi karar alınmıştır (1998/1193, 1998/1214, 1999/1267, 1999/1269, 2001/1368, 2001/1373, 2002/1390, 2003/1455, 2004/1526, 2005/1617 sayılı kararlar). Bu kararlar incelendiğinde temelde, giderek daha karmaşık bir yapıya sahip olan uluslararası terörle mücadele edebilmek için "hızlı ve etkili" bir uluslararası işbirliği ortamının yaratılmasının amaçlandığı anlaşılmaktadır. Bu amaca yönelik olarak alınan kararlarda; Güvenlik Konseyi nezdinde "EI Kaide ve Taliban Yaptırımlar Komitesi" oluşturulması, bu komiteye uluslararası teröre meIce sağlayan kişi ve kuruluşları belirleyerek bunlara karşı uygulanacak tedbirleri izleme görevinin verilmesi, terörizmin finansmanının önlenmesi, terörist faaliyette bulunan veya bunlara destek sağlayan kişi ve grupların malvarlıklarının ve fonlarının "vakit geçirmeksizin dondurulması", bu kişilere üye ülkelerce melce sağlanmaması, anılan faaliyette bulunanların yargılanması, ülkelerin terörist kişi ve grupların yakalanabilmesi için birbirlerine destek sağlamaları, sınır kontrollerinin arttırılması, bu kararlar çerçevesinde ülkelerce alınan önlemlerin Konseye bildirilmesi, terörist saldırı fiillerinin üye ülkelerin mevzuatlarında en ağır şekilde cezalandırılması için düzenlemeler yapılması, teröristlerin iadesinden siyasi suçlu oldukları gerekçesiyle kaçınılmaması gibi hususlara yer verildiği görülmektedir. 1999/1267 sayılı Güvenlik Konseyi kararı ile oluşturulan Komitenin çalışma esaslarında, Komite tarafından belirlenen listeye haksız olarak alındığını iddia eden kişi ve kuruluşlara izlemeleri gereken itiraz yolları da gösterilmiştir.
Güvenlik Konseyince alınan bu kararlar üzerine, öncelikle 22/12/2001 tarih ve 2001/3483 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı istihsal edilmiş, bu karar ekinde isimleri yer alan ve içlerinde davacının da adının bulunduğu 131 kişi, kuruluş ve örgütün Türkiye'de bulunan bankalar ve diğer mali kurumlar ile gerçek ve tüzel kişiler nezdindeki kiralık kasa mevcutları da dahil olmak üzere tüm hak ve alacakları ile malvarlıklarının dondurulması ve bu malvarlıkları ile ilgili her türlü işlemin Maliye Bakanlığının iznine bağlanması kararlaştırılmıştır. Daha sonra çıkarılan 2002/3873, 2002/4206, 2002/4896, 2003/5426, 2004/6876, 2005/8685 ve 2006/10365 sayılı Bakanlar Kurulu Kararları ile 2001/3483 sayılı Bakanlar Kurulu Kararı ekindeki 131 kişilik liste, Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Yaptırımlar Komitesinin zaman zaman ekleme ya da çıkarma şeklinde yaptığı konsolidasyon işlemlerine koşut olarak güncellenmiştir. Hükümet tarafından Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi Yaptırımlar Komitesince bildirilen isimler üzerinde herhangi bir tasarrufta bulunulmayarak bu değişikliklerin aynen Bakanlar Kurulu Kararlarına aktarıldığı ve yaptırımların böylece iç mevzuatımıza yansıtıldığı, davacının adının da halen hem Birleşmiş Milletler Yaptırımlar Komitesinin listesinde, hem de onun bire bir yansıması niteliğinde olan Bakanlar Kurulu Kararı eki listede yer aldığı anlaşılmaktadır.
Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 24. maddesi uyarınca yukarıda sözü edilen nitelikte kararları alma ve bu kararlar ile belirlenen tedbirlerin uygulanmasını üye ülkelerden talep etme yetkisi olduğu açıktır. Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 24. maddesinde aynen; "1. Birleşmiş Milletler'in üyeleri, örgütün hızlı ve etkili hareket etmesini sağlamak için, uluslararası barış ve güvenliğin korunmasında başlıca sorumluluğu Güvenlik Konseyi'ne bırakırlar ve bu sorumluluk gereğince görevlerini yerine getirirken Güvenlik Konseyi'nin kendi adlarına hareket ettiğini kabul ederler. 2. Güvenlik Konseyi, bu görevleri yerine getirirken Birleşmiş Milletler'in Amaç ve İlkeleri’ne uygun hareket eder. Bu görevleri yerine getirebilmesi için Güvenlik Konseyi'ne verilmiş belirli yetkiler VI, VII, VIII ve XII. Bölümler'de gösterilmiştir." denilmektedir. Andlaşmanın 25. maddesinde "Birleşmiş Milletler üyeleri, işbu Andlaşma uyarınca, Güvenlik Konseyi'nin kararlarını kabul etme ve uygulama konusunda görüş birliğine varmışlardır." ifadesine yer verilmiştir. Birleşmiş Milletler Andlaşmasının "Barışın Tehdidi, Bozulması ve Saldırı Eylemi Durumunda Alınacak Önlemler" başlığını taşıyan VII. Bölümünün 39. maddesinde; "Güvenlik Konseyi, barışın tehdit edildiğini, bozulduğunu ya da bir saldırı eylemi olduğunu saptar ve uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için tavsiyelerde bulunur veya 41 ve 42. Maddeler uyarınca hangi önlemler alınacağını kararlaştırır." hükmü, 41. maddesinde; "Güvenlik Konseyi, kararlarını yürütmek için silahlı kuvvet kullanımını içermeyen ne gibi önlemler alınması gerektiğini kararlaştırabilir ve Birleşmiş Milletler üyelerini bu önlemleri uygulamaya çağırabilir. Bu önlemler, ekonomik ilişkilerin ve demiryolu, deniz, hava, posta, telgraf, radyo ve diğer iletişim ve ulaştırma araçlarının tümüyle ya da bir bölümüyle kesintiye uğratılmasını, diplomatik ilişkilerin kesilmesini içerebilir." hükmü, 42. maddesinde; "Güvenlik Konseyi, 4. Madde'de öngörülen önlemlerin yetersiz kalacağı ya da kaldığı kanısına varırsa, uluslararası barış ve güvenliğin korunması ya da yeniden kurulması için hava, deniz ya da kara kuvvetleri aracılığıyla, gerekli saydığı her türlü girişimde bulunabilir. Bu girişimler gösterileri, ablukayı ve Birleşmiş Milletler üyelerinin hava, deniz ya da kara kuvvetlerince yapılacak başka operasyonları içerebilir." hükmü. 48. maddesinde; "1. Güvenlik Konseyi'nin uluslararası barış ve güvenliğin korunması konusundaki kararlarının yürütülmesi için gerekli önlemler, Birleşmiş Milletler'in tüm üyeleri ya da bunlardan bazıları tarafından alınır. 2. Bu kararlar, Birleşmiş Milletler üyeleri tarafından doğrudan doğruya ve üyesi bulundukları uluslararası kuruluşlar içindeki eylemleriyle yürütülürler." hükmü 49. maddesinde de, "Birleşmiş Milletler üyeleri, Güvenlik Konseyi'nin kararlaştırdığı önlemlerin yürütülmesinde birbirlerine karşılıklı yardımcı olmak için işbirliği yaparlar." hükmü yer almıştır.
Bu madde hükümlerinden de anlaşılacağı üzere, Güvenlik Konseyinin barışın tehdit edildiği durumlarda yalnız tavsiye niteliğinde değil, güç kullanmayı da içerecek şekilde önleyici nitelikte kararlar alma ve bunların üyelerce uygulanmasını talep etme hakkı bulunmaktadır.
Dava konusu Bakanlar Kurulu Kararına dayanak teşkil eden Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararlarında da Taliban ve EI Kaide örgütlerince uluslararası düzeyde gerçekleştirilen çeşitli terör eylemlerine atıfta bulunularak, bu eylemlerin Birleşmiş Milletler Andlaşmasının VII. Bölümü çerçevesinde "uluslararası barışı tehdit eder saldırı eylemi" mahiyetinde görüldüğü ve bu çerçevede adı geçen örgütlere üye olan veya bunlara dolaylı destek sağlayan kişi ve kuruluşlara karşı uygulanması gereken bir dizi tedbir alındığı vurgulanmaktadır. Anılan Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi kararları öncelikle tüm ülkelere, söz konusu listede yer alan kişi, şirket ve kuruluşların tüm hak ve alacakları ile malvarlıklarının dondurulması, ülkelere girişlerinin ve topraklarından transit geçişlerinin yasaklanması, doğrudan veya dolaylı olarak silah ve askeri malzeme temini, satışı ve transferinin önlenmesi yükümlülüğü getirmektedir. Uluslararası terör eylemlerine katılanların ve bunları finanse eden kişi ve kuruluşların bu eylemlerinin üye ülke iç hukukunda suç haline getirilmesinin, bu kişi ve kuruluşlarla ilgili olarak üye ülkelerce öncelikle alınması gereken tedbirlerin geriye bırakılması sonucunu doğurmayacağı açıktır.
Birleşmiş Milletler Andlaşmasına uygun olarak alındığı tartışmasız olan bu kararların iç hukukumuza yansıtılmasında izlenen yolun hukuka uyarlığı konusu, Birleşmiş Milletler Andlaşmasının, Anayasamızın ve konuyla ilgili yasaların ilgili hükümlerinin birlikte incelenmesini gerektirmektedir. Birleşmiş Milletler Andlaşması, 1945 yılında 4801 sayılı Kanunla onaylanarak iç hukuk düzenimizin bir parçası olmuştur. Birleşmiş Milletler Andlaşmasının "Amaçlar ve İlkeler" başlığını taşıyan I. Bölümünde yer alan 2. maddenin 7. fıkrasında "İşbu Andlaşmanın hiçbir hükmü, Birleşmiş Milletler'e herhangi bir devletin kendi iç yetki alanına giren konulara müdahale yetkisi vermediği gibi, üyeleri de bu türden konuları işbu Andlaşma uyarınca bir çözüme bağlamaya zorlayamaz; ancak, bu ilke, VII. Bölüm'de öngörülmüş olan zorlayıcı önlemlerin uygulanmasını hiç bir biçimde engellemez." ifadesine yer verilmiştir. Birleşmiş Milletler Andlaşmasının bu hükmü, "Barışın Tehdidi, Bozulması ve Saldırı Eylemi Durumunda Alınacak Önlemler" başlıklı VII. Bölüm kapsamında alınan "zorlayıcı önlemlerin" uygulanmasında üye ülkelerin yükümlülüğünü tereddüte yer bırakmayacak şekilde ortaya koymaktadır. Üye ülkelerin zorlayıcı önlemlerin uygulanması konusundaki yükümlülüğünü, Birleşmiş Milletler Andlaşmasının 48. maddesinde vurgulandığı üzere "doğrudan doğruya eylemleriyle" yerine getirmeleri zorunludur. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin, Andlaşmanın VII. Bölümü çerçevesinde alacağı kararlar üye devletler yönünden bağlayıcı nitelik taşımaktadır. Üye ülkelerin üstlendikleri bu yükümlülüğü yerine getirmek için iç hukuklarında ayrıca bir yasal düzenleme aranmasına gerek yoktur. Üye ülke olarak Türkiye Cumhuriyeti Hükümetine, diğer bir deyişle Bakanlar Kuruluna düşen görev, alacağı bir karar ile Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyinin, Andlaşmanın VII. Bölümü çerçevesinde almış olduğu zorlayıcı önlemleri Türkiye Cumhuriyeti sınırları içinde yürürlüğe koymak ve uygulanır hale getirmektir. Dolayısıyla, Birleşmiş Milletler Andlaşmasının üye ülkelere getirdiği bu yükümlülüğün yerine getirilmesi ve Güvenlik Konseyince belirlenen zorlayıcı önlemlerin uygulamaya konulması hususunda Bakanlar Kurulunun yetkili olduğunun kabulü gerekmektedir.
Öte yandan, 4208 sayılı Karaparanın Aklanmasının Önlenmesine Dair Kanun ve dava konusu işlemin tesis edildiği tarihte yürürlükte olan 4422 sayılı Çıkar Amaçlı Suç Örgütleriyle Mücadele Kanunu, gerçek ve tüzel kişilerin hak ve alacakları üzerinde alınacak tedbirler için, mutlaka hakim kararı alınmasını zorunlu kılmaktaysa da, yukarıda yapılan açıklamalardan, Güvenlik Konseyinin Birleşmiş Milletler Antlaşmasının VII. Bölümü kapsamında aldığı önleyici nitelikteki kararların uygulanması için ayrıca hakim kararı aranmasına gerek olmadığı, 4208 ve 4422 sayılı yasaların ise Güvenlik Konseyi kararlarının kapsamı dışındaki durumlarda uygulanabileceği sonucuna varılmaktadır.
Hakim kararı aranmasına gerek olmamakla beraber dava konusu Bakanlar Kurulu kararı idari bir işlem olması nedeniyle idari yargıda hukuka uygunluk denetimine tabi olduğu gibi Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi tarafından alınan kararlara karşı Birleşmiş Milletler sistemi içinde başvuru ve düzeltme imkanları da bulunmaktadır. Bu cümleden olmak üzere El Kaide ve Taliban Yaptırımlar Komitesinin çalışma usullerine ilişkin belgenin 8. maddesinde listeye haksız olarak alındığını iddia eden kişi ve kuruluşların izlemesi gereken itiraz yolları ayrıntılarıyla belirtilmiştir.
Buna göre, Güvenlik Konseyi Kararlarında adı yer alan davacının bu kararlar uyarınca Türkiye'deki her türlü mallarının dondurulmasını ve bu mal varlıkları ile ilgili her türlü işlemin Maliye Bakanlığının iznine bağlanmasını öngören 22/12/2002 tarih ve 2001/3483 sayılı Bakanlar Kurulu Kararının davacıya ilişkin bölümünde yetki, şekil, sebep, konu ve maksat unsurları yönünden hukuka aykırılık bulunmamaktadır.
            Açıklanan nedenlerle, davalı idarelerin temyiz isteminin kabulü ile 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunun 49. maddesi uyarınca, Danıştay Onuncu Dairesinin 4.7.2006 günlü, E:2002/984, K:2006/4795 sayılı kararının BOZULMASINA, dosyanın adıgeçen Daireye gönderilmesine, 22.2.2007 günü oybirliği ile karar verildi.

Henüz yorum yapılmamış.

 
  Diğer İçtihatlar

Temyiz

  Mevzuatlar
  Hukuki Açıklamalar
  Makaleler
  Dava Dilekçeleri
 
 

  Copyright © 2009 İdare Hukuku / Künye - İletişim

Bu internet sitesindeki hiçbir bilgi kesin bilgi veya öneri olarak kabul edilmemeli ve herhangi bir karar veya eyleme temel oluşturmamalıdır. Kendi spesifik durumunuz konusunda sadece uzman hukukçudan alacağınız bilgiler doğrultusunda hareket etmeniz gerekir. Bu sitedeki bilgilerin doğruluğu ve geçerlilik süresi konusunda www.idarehukuku.net kesinlikle sorumluluk sahibi değildir.