İdare Hukuku

Hoşgeldiniz



Favorilerime Ekle

 
 
 
 
  Kamu Görevlileri (Memur) Hukuku > Özel Personel Kanunu Olan Kamu Görevlileri > Hâkim ve Cumhuriyet savcıları > İçtihat

Hakimler ve savcılar hakkındaki ihbar ve şikayetler

T.C.
D A N I Ş T A Y
BEŞİNCİ DAİRE
Esas  No   : 2009/5240
 
                       Davacı ve Yürütmenin Durdurulmasını İsteyen           :
                Davalı                                    : Adalet Bakanlığı – ANKARA
                Davanın Özeti                      : Davacı, Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulunda görevli müfettişler …, … ve … ile kendisi hakkında iletişim tespiti, dinlenmesi, kayda alınması ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi yolunda karar alan yargıçlar hakkında adli ve disiplin soruşturması yapılması için yaptığı başvurunun cevap verilmemek suretiyle reddine ilişkin işlem ile Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Yönetmeliğinin 98. maddesinin 1. fıkrasındaki “inceleme ve” ibaresinin, (a) bendindeki “inceleme ve” ibaresinin ve (ç) bendindeki “haberleşmenin tespiti ve dinlenmesi gibi delil toplama” ibaresinin iptalini ve yürütmenin durdurulmasını istemektedir.
                Danıştay Tetkik Hakimi      :
                Düşüncesi                           : Dava konusu edilen birel işlem ile Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Yönetmeliğinin 98. maddesinin 1. fıkrasının (ç) bendinde yer alan “haberleşmenin tespiti ve dinlenmesi gibi delil toplama” ibaresi yönünden yürütmenin durdurulması gerektiği, maddenin birinci cümlesi ile 1. fıkrasının (a) bendinde yer alan “inceleme ve” ibareleri yönünden ise yürütmenin durdurulması isteminin reddi gerektiği düşünülmüştür.
                Danıştay Savcısı                 :
                Düşüncesi                           : Yürütmenin durdurulmasına karar verilebilmesi için, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 27 nci maddesinde öngörülen koşulların gerçekleşmediği anlaşıldığından, istemin reddi gerekeceği düşünülmektedir.
TÜRK MİLLETİ ADINA
                Hüküm veren Danıştay Beşinci Dairesi’nce davalı idarenin savunmasının geldiği görülmekle gereği düşünüldü.
                Üye … “Davacının 2577 sayılı Yasa’nın 10. maddesi kapsamında yaptığı başvuru sonucu oluştuğunu ileri sürdüğü ve zımni ret işlemi olarak nitelendirdiği işlemin, idari bir işlem olmadığı; Anayasa’nın 144. ve 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 82. maddesi uyarınca Adalet Bakanı tarafından kullanılan  adli bir inceleme ve soruşturmayı başlatmaya ya da başlatmamaya yönelik bir takdirin kullanılmasına ilişkin bir karar olduğu, iptal davasına konu edilmesinin mümkün bulunmadığı, davanın işlem yönünden incelenmeksizin, Yönetmelik hükümleri yönünden ise süre aşımı yönünden reddi gerektiği;
                Üye … “Dava bir zımni ret işlemi ile bu işlemin dayanağı olduğu ve işlemle maddi ve hukuki bağlantısı bulunduğu ileri sürülen Yönetmelik maddesindeki ibarelerin iptali isteğiyle açılmıştır. Zımni ret işlemi, 2577 sayılı Yasa’nın 10. maddesinde tarif edilmiş olup ilgililer tarafından, idari davaya konu olabilecek bir işlem tesisi amacına yönelik olarak idari makamlara yapılacak bir başvuruya cevap verilmemesiyle oluşan işlemdir. Doğaldır ki, zımni ret işlemi, ancak başvurulan idari makama atfedilebilir ve dava da bu idari makama karşı
açılabilir. Bu anlamda zımni ret işlemi, başvurunun yöneltildiği idari makamca tesis edilmiş bir  işlemdir.
                Anayasa’nın 159. maddesine göre Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu kararlarına karşı yargı yoluna başvurulamaz. Bunun anlamı, Kurulca tesis edilen işlemlerin kesin ve yürütülebilir olduğu, ancak yargı yolunun bu idari işlemlere kapatıldığıdır. Davacının bu davayı Hakimler ve Savcılar Yüksek Kuruluna yaptığı başvuruya cevap verilmemek suretiyle oluşan zımni ret işlemine karşı açtığı nazara alındığında, dava konusu edilen işlem Hakimler ve Savcılar Kurulunun işlemidir. Ancak bu işlem, Anayasanın değinilen hükmü gereği dava konusu edilebilecek bir işlem değildir.
                Bu durumda bireysel işlem bakımından ortada dava konusu olabilecek bir işlem bulunmamakta olup dava bu işlem yönünden incelenemez.
                Danıştay İdari Dava Daireleri Kurulunun 16.3.2006 günlü, E:2006/106, K:2006/127 sayılı kararına göre bir düzenleyici işlemle birlikte açılan davalarda, bireysel işlemin davaya konu edilemeyecek nitelikte olması halinde, düzenleyici işlem de davaya konu edilemeyeceği ve esası incelenemeyeceğinden, davanın 2577 sayılı Kanununun 15/1-b maddesi hükmü uyarınca reddi reddi gerektiği”
                 Üye … ile Üye … “2577 sayılı Yasa’nın 5. maddesinin 1. fıkrasında öngörülen maddi yönden bağlılık, aynı dilekçe ile idari davaya konu edilen işlemlerin aynı maddi sebeplere dayalı olarak kurulmaları halidir. Hukuki yönden bağlılık ise, idari işlemlerin aynı Kanun’un aynı hükümlerine dayalı olarak kurulmaları durumudur.
                2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 5. maddesinin 1. fıkrasında; her idari işlem aleyhine ayrı ayrı dava açılacağı belirtildikten sonra ancak, aralarında maddi ve hukuki yönden bağlılık ya da sebep sonuç ilişkisi bulunan birden fazla işleme karşı bir dilekçe ile de dava açılabileceği kurala bağlanmıştır.
                Bireysel bir işlemin düzenleyici bir işlemle birlikte iptal davasına konu edilebilmesi; bireysel işlemin düzenleyici işleme dayalı olarak kurulması halinde mümkün olabilir.
                Dava iki ayrı işlemin iptali istemiyle açılmış olup; davacının iptalini istediği bireysel işlem ile Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Yönetmeliği’nin iptali talep edilen ibarelerinin yer aldığı 98. maddesi arasında, 2577 sayılı Yasanın yukarıda belirtilen 5. maddesinin öngördüğü maddi ve hukuki bağlantı mevcut değildir. Zira, davacının şikayette bulunduğu Adalet Müfettişleri, yargıç veya yargıçlar hakkında yapılması istenilen inceleme ve soruşturmanın aynı Yönetmeliğin 98. maddesine dayalı olarak değil, Anayasa’nın 144. maddesi ve Teftiş Kurulu Yönetmeliği’nin 97. maddesine göre başlatılmadığı anlaşılmıştır.
                Davacının ilgili ibarelerinin iptalini istediği, Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Yönetmeliği’nin 98. maddesi, inceleme ve soruşturma esaslarını düzenlemekte olup; davacının iptalini istediği bireysel işlemin bu maddeye dayalı olarak kurulduğunun kabulü mümkün değildir.
                Belirtilen nedenlerle, davacının “Adalet Müfettişleri …, …, … ve hakkında iletişim tespiti, dinlenmesi, kayda alınması ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi yolunda karar veren yargıç veya yargıçlar hakkında görevde yetkiyi kötüye kullanmak suçundan adli ve disiplin soruşturması yapılması” isteminin zımnen reddine ilişkin işlem ile Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Yönetmeliği’nin 98. maddesinin iptalini istediği ibareleri arasında 2577 sayılı Yasa’nın 5. maddesinin 1. fıkrasının öngördüğü anlamda maddi ve hukuki bağlantı bulunmadığından, Yönetmeliğe ve işleme yönelik olarak ayrı ayrı dava açılması gerekeceğinden dilekçenin reddine karar verilmesi gerektiği” yolundaki karşı oylarına karşın;
                2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanununun 82. maddesinin 1. fıkrasında; hakim ve savcıların görevden doğan ve görev sırasında işlenen suçları, sıfat ve görevleri gereğine uymayan tutum ve davranışları nedeniyle, haklarında inceleme ve soruşturma yapılmasının Adalet Bakanlığı’nın iznine bağlı olduğu, 87. maddesinde; hakim ve savcılar hakkında tamamlanan soruşturma evrakının Bakanlık Ceza İşleri Genel Müdürlüğüne gönderileceği, bu Genel Müdürlük tarafından yapılacak inceleme sonucunda düzenlenecek düşünce yazısı üzerine kovuşturma yapılmasına veya disiplin cezası uygulanmasına gerek olup olmadığının Bakanlıkça takdir edilerek evrakın ilgili mercilere gönderileceği  veya işlemden kaldırılacağı hükme bağlanmış, Kanunun 89. maddesinde;  “Hakim  ve  savcılar  hakkında  görevden  doğan veya  görev  sırasında  işledikleri  suçlar nedeniyle kovuşturma yapılması  gerekli  görüldüğü takdirde evrak, Adalet Bakanlığı’nca ilgilinin yargı  çevresinde  bulunduğu  ağır  ceza  mahkemesine en yakın ağır ceza mahkemesi Cumhuriyet Savcılığına; Adalet Bakanlığı merkez kuruluşunda görevli hakim ve savcılar hakkındaki evrak ise Ankara Cumhuriyet Savcılığına gönderilir.
                Cumhuriyet savcısı beş gün içinde iddianamesini düzenleyerek evrakı, soruşturmanın açılmasına veya son soruşturmanın açılmasına yer olmadığına karar verilmek üzere ağır ceza mahkemesine verir……” hükmüne yer verilmiştir.
                Belirtilen yasal düzenleme ile hakim ve savcıların görevleri sırasında işledikleri suçlardan dolayı haklarında kovuşturma ve soruşturma yapılabilmesi Adalet Bakanlığının iznine bağlı kılınmıştır. Anılan Bakanlıkça bu iznin verilmemesi halinde, hakim ve savcılar hakkında herhangi bir soruşturma veya kovuşturma yapılamamaktadır.
                Adalet Bakanlığı’nca izin verilmesi durumunda ilgili hakim ve savcılar hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılabilmekte ve Bakanlıkça kovuşturma açılması gerekli görülürse 2802 sayılı Kanunun 89. maddesi uyarınca ilgililer hakkında doğrudan ceza davası açılmaktadır. İzin verilmemesi durumunda ise, ilgililer hakkında soruşturma ve kovuşturma yapılamamakta, yetkili kurul veya merciler tarafından disiplin cezası verilmesi ya da ceza yargılamasını ilgilendiren bir konuda kovuşturma ve kamu davası açılması yolu tamamen kapatılmaktadır.
                 Hakimler ve savcılar hakkındaki ihbar ve şikayetler yalnızca ceza yargılamasını gerektiren bir suç atılımına yönelik olmayıp, disiplin ihlaline veya idari bir önlemle sonuçlanabilecek hallere de ilişkin olabileceğinden ve bu farklı sonuçlar ancak yapılacak bir inceleme ve soruşturma sonucunda ortaya çıkabileceğinden, hakim ve savcılar hakkında verilecek inceleme veya soruşturma izninin yalnızca ceza yargılamasına ilişkin olduğunun kabulüne olanak bulunmamakta olup, söz konusu işlemlerin  idari davaya konu edilebileceği açıktır.
                Öte yandan, Anayasa’nın 74. maddesinde; “Vatandaşlar ve karşılıklılık esası gözetilmek kaydıyla Türkiye’de ikamet eden yabancılar, kendileriyle veya kamu ile ilgili dilek ve şikayetleri hakkında, yetkili makamlara ve Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne yazı ile başvurma hakkına sahiptir. Kendileriyle ilgili başvurmaların sonucu gecikmeksizin dilekçe sahiplerine yazılı olarak bildirilir. Bu hakkın kullanılma biçimi kanunla düzenlenir.” kuralına yer verilmiş; 3071 sayılı Dilekçe Hakkının Kullanılmasına Dair Kanun’un 5. maddesinde ise; “Dilekçe, konusuyla ilgili olmayan bir idari makama verilmesi durumunda, bu makam tarafından yetkili idari makama gönderilir ve ayrıca dilekçe sahibine de bilgi verilir.” kuralı getirilmiştir.
                Bu kurallara göre, ilgililerin kendileriyle ilgili dilek ve şikayetleri hakkında yetkili makama başvurmaları durumunda, yetkili makamın dilekçenin sonucunu mutlaka ilgiliye yazılı olarak bildirmesi gerektiği, ilgilinin şikayetinin doğru makama yapılmamış olması durumunda ise, kendisine başvurulan makamın dilekçeyi ilgili makama göndermesinin zorunluluk olduğu açıktır. Davacı tarafından Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu’na hitaben verilen ve 24.4.2009 tarihinde Kurul kayıtlarına girdiği anlaşılan dilekçenin, Kurul tarafından Adalet Bakanlığı’na iletildiği, dilekçenin Adalet Bakanlığı kayıtlarına girmesine karşın Bakanlık tarafından süresi içerisinde cevap verilmediği anlaşılmış olup, bu şekilde “zımni ret” işleminin gerçekleşmiş olması karşısında, ortada davaya konu edilebilir nitelikte yürütülebilir bir işlemin var olduğu kuşkusuzdur.
                Diğer yandan, davacının şikayette bulunduğu adalet müfettişleri, yargıç ve/veya yargıçlar hakkında yapılmasını istediği inceleme ve soruşturmanın nedeninin, adı geçen kişilerin davacı hakkında yaptıkları soruşturma kapsamında Yönetmeliğin 98/1-ç bendi hükmünde düzenlenen “haberleşme tespiti ve dinlenmesi gibi delil toplama” yöntemini kullanmalarının oluşturması karşısında da, sözü edilen zımni ret işlemi ile Yönetmelik hükmü arasında 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun aradığı anlamda maddi ve hukuki bağlılığın varlığının kabulü gerektiğine oyçokluğuyla karar verilerek işin esasına geçildi.
                İnsan Hakları Evrensel Bildirgesinin 12. maddesinde “Hiç kimse özel yaşamı, ailesi, konutu veya yazışma hususlarında keyfi karışmalara, onur ve şöhretine karşı saldırılara maruz kalamaz. Herkesin bu karışma ve saldırılara karşı kanun ile korunmaya hakkı vardır.” kuralı getirilmiş; İnsan Haklarının ve Temel Özgürlüklerinin Korunmasına İlişkin Sözleşmenin (İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi) “özel yaşamın ve aile yaşamının korunması” başlıklı 8. maddesinde ise, “1-Herkes özel ve aile yaşamına, konutuna ve yazışmasına saygı gösterilmesi hakkına sahiptir. 2-Bu hakların kullanılmasına resmi bir makamın karışması, demokratik bir toplumda, ancak ulusal güvenlik, kamu güvenliği, ülkenin ekonomik gönenci, düzenin korunması, suçların önlenmesi, sağlığın ya da ahlakın ve başkasının hak ve özgürlüklerinin korunması için zorunlu bulunduğu ölçüde ve kanunla öngörülmesi koşuluyla olabilir.” kuralına yer verilmiştir. Anayasamızın 22. maddesinde de, “Herkes haberleşme hürriyetine sahiptir. Haberleşmenin gizliliği esastır. Milli güvenlik, kamu düzeni, suç işlenmesinin önlenmesi, genel sağlık ve genel ahlakın korunması veya başkalarının hak ve özgürlüklerinin korunması sebeplerinden biri ile veya bir kaçına bağlı olarak usulüne göre verilmiş hakim kararı olmadıkça; yine bu sebeplere bağlı olarak gecikmesinde sakınca bulunan hallerde de kanunla yetkili kılınmış merciin yazılı emri bulunmadıkça; haberleşme engellenemez ve gizliliğine dokunulamaz. Yetkili merciin kararı yirmi dört saat içinde görevli hakimin onayına sunulur. Hakim, kararını kırk sekiz saat içinde açıklar; aksi halde karar kendiliğinden kalkar. İstisnaların uygulanacağı kamu kurum ve kuruluşları kanunda belirtilir.” hükmü getirilmiştir.
                İletişimin dinlenmesi, özel bir ceza yargılaması koruma önlemidir. Bu önleme, ancak demokratik kurumları korumak bakımından mutlak zorunluluk bulunması koşuluyla başvurulabileceği, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarında yerini almış bulunmaktadır.
                Ceza Muhakemesi Kanununda bu önlemin uygulanması, bir suçtan ötürü ceza soruşturması yapılması koşuluna bağlı tutulmuştur. Bilindiği üzere ceza yargılaması açısından bu yetki delil elde etmek amacıyla, halen işlenmiş bir suçun kovuşturulmasıyla sınırlıdır. Anılan Yasanın 135 ve izleyen maddelerinde getirilen düzenleme ile Avrupa İnsan Hakları Mahkemesinin 6.12.2005 tarihli Ağaoğlu/Türkiye kararında aradığı “yasaya dayalı olma” koşulu yerine getirilmiş ve yönetmelikle yapılan düzenleme yerini yasa maddelerine bırakmıştır.
                Ceza yargılaması dışında, önleyici olmak ve istihbari bilgi toplamak amacıyla  iletişimin dinlenmesi yetkisinin, ancak yasayla tanınması halinde olanaklı olacağı da açıktır. Nitekim, 5397 sayılı Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunla; Polis Vazife ve Selahiyetleri Kanununa, Jandarma Teşkilat Görev ve Yetkileri Kanununa, Devlet İstihbarat Hizmetleri ve Milli İstihbarat Teşkilatı Kanununa eklenen maddelerle, bu kurumlara bu konuda yasal dayanak sağlanmıştır.
                Bu bağlamda, davalı yönetimin, anılan 135. maddede sayılan suçlarla ilgili olarak Cumhuriyet savcılarına tanınan yetkinin, hakimler ve savcılar hakkında soruşturma yapan müfettiş ya da başmüfettişlere tanınmış sayılacağı yolundaki savının incelenmesi gerekli görülmüştür.
                 Yukarıda da değinildiği üzere, 5397 sayılı Yasa ile bazı kurumlara tanınan iletişimin dinlenmesi yetkisinin, Adalet Bakanlığı müfettiş ya da başmüfettişlerine de tanınmış olduğu yolunda bir yasa hükmü bulunmamaktadır. 2802 sayılı Yasada böyle bir düzenlemeye yer verilmediği gibi, Ceza Muhakemesi Kanunu’nun yürürlüğe girdiği 1.6.2005 tarihinden sonra , 2802 sayılı Yasa ile ilgili değişiklikler arasında böyle bir yetki tanınması yoluna da gidilmemiştir.
                İşlevlerinin yönetsel niteliği ve 2802 sayılı Yasaya bir göndermede bulunulmamış olması karşısında, Adalet Bakanlığı müfettiş ve başmüfettişlerinin özel bir ceza yargılaması koruma önleminin içinde olmaları mümkün değildir.
                İleri sürülen sav yerinde görülmemiştir.
                T.C. Anayasası’nın 123. maddesinde, idarenin kuruluş ve görevleriyle bir bütün olduğu ve kanunla düzenleneceği ilkesi getirilmiş; 124. maddesiyle ise; Başbakanlık, Bakanlıklar ve kamu tüzelkişiliklerine kendi görev alanlarını ilgilendiren konularda yönetmelik çıkarma yetkisi verilmiştir. İdareler bu yetki çerçevesinde yönetmelik çıkarabilecekleri gibi, kamu hizmetinin daha etkin ve verimli yürütülmesi amacıyla yönetmeliklerde değişiklikler de  yapabilirler. Yönetmeliklerin Anayasa, yasa, tüzük ve hukukun genel ilkelerine aykırı hükümler içermemesi ve öngörülen biçim ve yetki koşullarına uyularak çıkarılması dışında, söz konusu düzenleme yetkisinin kullanılmasına kamu hukuku yönünden herhangi bir engel bulunmadığı açıktır.
                24.1.2007 tarihli, 26413 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanan Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Yönetmeliği’nin 98. maddesinde; “(1) İnceleme ve soruşturma, aşağıdaki esaslara göre yapılır;
                a) Hakim ve Cumhuriyet savcılarının görevden doğan veya görev sırasında işledikleri suçlar sebebiyle haklarında inceleme ve soruşturma için alınacak izinlerde bu Yönetmeliğin 97. maddesi hükümleri gözönünde bulundurulur,
                b)…
                c)…
                ç) İstinabe, tanık dinlenmesi, arama, el koyma, keşif, haberleşmenin tespiti ve dinlenmesi gibi delil toplama işlemleri sırasında Ceza Muhakemesi Kanununun hükümleri ile birlikte 2802 sayılı Kanunun 101. maddesindeki yetkiler kullanılır, hakim ve Cumhuriyet savcıları lehine 2802 sayılı Kanunun 85 ve 88. maddelerinde yer alan kısıtlayıcı hükümler dikkate alınır”, …. hükmü getirilmiştir.
                Anayasa’nın 144. maddesinde yer alan; “Hakim ve savcıların görevlerini; kanun, tüzük, yönetmeliklere ve genelgelere (Hakimler için idari nitelikte genelgelere) uygun olarak yapıp yapmadıklarını denetleme, görevlerinden dolayı veya görevleri sırasında suç işleyip işlemediklerini, hal ve eylemlerinin sıfat ve görevleri icaplarına uyup uymadığını araştırma ve gerektiğinde haklarında inceleme ve soruşturma, Adalet Bakanlığı’nın izni ile adalet müfettişleri tarafından yapılır. Adalet Bakanı soruşturma ve inceleme işlemlerini, hakkında soruşturma ve inceleme yapılacak olandan daha kıdemli hakim veya savcı eliyle de yaptırabilir.” hükmü ile 2802 sayılı Yasa’nın 82. maddesinde getirilen “Hakim ve savcıların görevden doğan veya görev sırasında işlenen suçları, sıfat ve görevleri gereğine uymayan tutum ve davranışları nedeniyle, haklarında inceleme ve soruşturma yapılması Adalet Bakanlığı’nın iznine bağlıdır. Adalet Bakanı inceleme ve soruşturmayı, adalet müfettişleri veya hakkında soruşturma yapılacak olandan daha kıdemli hakim ve savcı eliyle yaptırabilir.” şeklindeki düzenlemeler karşısında, adalet müfettişlerine, Anayasal ve yasal çerçevesi çizilen alan içerisinde inceleme ve soruşturma yetkisi verilmesine ilişkin bulunan 98. maddenin 1. fıkrasının ilk cümlesindeki “inceleme ve” ibaresi ile ve (a) bendinde yer alan “inceleme ve” ibaresinde hukuka aykırılık görülmemiştir.
                Maddenin 1/ç bendinde yer alan “haberleşmenin tespiti ve dinlenmesi gibi delil toplama ” ibaresinin iptali ve yürütmenin durdurulması istemine gelince;
                Adalet müfettişlerinin görev ve yetkilerini Anayasa’nın 144. maddesine koşut biçimde düzenleyen 2802 sayılı Hakimler ve Savcılar Kanunu’nun 6. maddesinde, yargıçlar ve savcılar hakkında denetim, inceleme, soruşturma ve kovuşturma yapılmasının bu Yasa kurallarına tabi olduğu belirtildikten sonra; yargıçlar ve savcılar hakkında soruşturma yapmakla görevlendirilen müfettişlerin yetkilerinin düzenlendiği 101. maddesinde “Adalet müfettişleri lüzum gördükleri kimseleri yeminle dinler gerektiğinde istinabe yoluna başvurabilir ve soruşturmanın zorunlu kıldığı hallerde arama yaparlar. Sübut delillerini, gereken bilgileri bütün daire ve kuruluşlardan doğrudan doğruya toplarlar. Adalet müfettişlerince yapılacak denetim, inceleme ve soruşturmalarda ilgili kuruluş ve kişiler istenecek her türlü bilgi ve belgeyi vermek zorundadırlar.” hükmünün; Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Tüzüğü’nün 35. maddesinde ise, “Müfettişler, gerek gördükleri kimseleri yeminle dinlemeye, istinabe yoluna başvurmaya zaruri hallerde arama yapmaya ve her türlü delili toplamaya yetkilidirler” hükmünün getirilmiş olması karşısında, adalet müfettişlerinin, kanun ve tüzük ile verilen yetkilerini, mevzuatın öngördüğü sınırların dışına çıkacak şekilde  genişleten ve onlara haberleşmenin tesbiti ve dinlenmesi adı altında yeni bir ” delil toplama yöntemi” yetkisi  tanıyan dava konusu yönetmelik hükmünde mevzuata uyarlık bulunmamıştır.
                Davacının Adalet Bakanlığı Teftiş Kurulu Başkanlığı’nda görevli müfettişler …, … ve … ile hakkında iletişimin tespiti, dinlenmesi, kayda alınması ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi yolunda karar alan yargıç veya yargıçlar hakkında, görevi kötüye kullanmak suçundan adli ve disiplin soruşturması yapılması isteğiyle yaptığı başvurusunun cevap verilmemek suretiyle reddine ilişkin işlemin iptali ve yürütmenin durdurulması istemine gelince;
                Davacının; müfettişler tarafından Yönetmelik hükmünden hareketle “disiplin inceleme ve soruşturmaları kapsamında özel yaşantısının ihlal edildiği” ve “disiplin konusu yapılan olaylarda, iletişimin tespiti, dinleme, kaydetme ve sinyal bilgilerinin değerlendirilmesi yolundaki kararın alınması ve bu karara dayanılmasının hukuka aykırı olduğu” şeklindeki tespit ve beyanlarının da yer aldığı 24.4.2009 tarihli şikayet dilekçesinin herhangi bir inceleme ve değerlendirme yapılmaksızın zımnen reddi yolundaki işlemin yukarıda yer verilen mevzuat ve açıklamalar çerçevesinde hukuka uygun olmadığı sonucuna ulaşılmıştır.
                Açıklanan nedenlerle, dava konusu Yönetmeliğin 98. maddesinin 1. fıkrasında ve 1/a bendinde yer alan “inceleme ve” ibareleri yönünden yürütmenin durdurulması isteminin reddine, 98. maddenin 1. fıkrasının (ç) bendi ile bireysel işlem yönünden ise olayda, 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 4001 sayılı Kanun’la değişik 27. maddesinin 2. fıkrasında öngörülen koşulların gerçekleşmiş bulunduğu da gözönünde tutularak yürütmenin durdurulmasına, 28.12.2009 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

Henüz yorum yapılmamış.

 
  Diğer İçtihatlar
İstihdam fazlası personel belirlenirken, hizmet gerekleri dışında bir amacın güdülmemesi; sicil, liyakat, hizmet süresi gibi nesnel ölçütlerin esas alınması gerekir.
Disiplin suçu nedeniyle, geçici görevlendirme yoluna gidilmesinde; geçici görevlendirmenin amacına uygunluk bulunmamaktadır.
Sendika şubelerinin, sendika üyelerini temsil yetkisinin bulunmadığı hakkında.
Muayyen tarifeli taşıtların bulunduğu bir yerin denetimiyle görevlendirilen müfettişlere gidip gelmeye en uygun ve kullanılması mutat olan taşıtlara ait ücretin ve diğer giderlerine karşılık olacak gerçek masrafın karşılanmasının esas olduğu ve ödeme için bu hususu açıklayan belgelerin idareye sunulması gerektiği halde, Sivas esnaf ve sanatkarlar odaları birliğinden alınan ve yol masrafına ilişkin rayiç bedeli içeren bölgeye dayanılarak ödeme yapılmasına hükmeden mahkeme kararının kanun yararına bozulması gerektiği hk.

Hâkim ve Cumhuriyet savcıları

  Mevzuatlar
  Hukuki Açıklamalar
  Makaleler
  Dava Dilekçeleri
 
 

  Copyright © 2009 İdare Hukuku / Künye - İletişim

Bu internet sitesindeki hiçbir bilgi kesin bilgi veya öneri olarak kabul edilmemeli ve herhangi bir karar veya eyleme temel oluşturmamalıdır. Kendi spesifik durumunuz konusunda sadece uzman hukukçudan alacağınız bilgiler doğrultusunda hareket etmeniz gerekir. Bu sitedeki bilgilerin doğruluğu ve geçerlilik süresi konusunda www.idarehukuku.net kesinlikle sorumluluk sahibi değildir.