İdare hukuku ilkeleri
Haklı beklenti, yönetimin ister bir taahhüt isterse uzun süren bir uygulamasına güvenerek olsun, bireylerin çıkarlarına ya da lehlerine olan bir sonuca ulaşabileceklerini ümit etmeleridir.
Kaldı ki, kamu hizmetinin olağan işleyişi içinde umulabilecek bir durum vardır ve kamu görevlilerinin böylesine haklı beklentiler içinde olması hizmetin gereğidir. Dava konusu olaydaki beklenti de makul bir beklentidir. Yönetim, yönetim olmaktan kaynaklanan gücünü ve olanaklarını, bu kişisel konumda kullanarak makul beklentiyi karşılayabilir.
Kamu görevlilerinin haklı beklentilerinin korunması, ancak kişisel kararlarda, yönetimin takdir yetkisinin kullanma alanlarında söz konusu olduğundan, baskın kamu yararı olmadığı durumlarda, kamu görevlilerinin haklı beklentilerinin zedelenmemesi gerekir. [1]
İdari işlemin yargısal bir kararla iptali halinde; bu iptal kararının işlemin yapılması sırasında unsurlarında bulunan sakatlıkları saptadığı, işlemi yapıldığı andan başlayarak ortadan kaldırdığı, bu özelliği nedeniyle geriye yürüyen sonuçlar doğurduğu, başka bir anlatımla, işlemin tesis edildiği tarihten önceki hukuki durumun geçerliliğini sağladığı, iptal edilen işlemlerden doğan zararın idarece tazmin edilmesi gerektiği idare hukukunun bilinen ilkelerindendir.[2]
Yasada aksine bir düzenleme bulunmadıkça idare hukukunun önemli ilkelerinden birisi olan yetki ve usulde paralellik ilkesi uyarınca bir işlemin tesisinde uygulanan yetki ve usul koşullarının aynı işlemin geri alınması, kaldırılması işlemlerinde ve tersi işlemin yapılmasında da aynen uygulanması zorunludur. [3]
Kamu hizmetinin yürütülmesi sırasında bireylerin uğradığı özel ve olağandışı zararların idarece tazmini gerektiği idare hukukunun bilinen ilkelerindendir.[4]
Bir idari işlemin yasalara ve hukuka aykırılığı kural olarak hizmet kusuru sayılmakta ise de, her aykırılığın tazminat sorumluluğuna yol açmayacağı da idare hukuku ilkelerindendir.[5]
Kamu idarelerinin yerine getirmekle yükümlü bulundukları kamu hizmetlerinin yürütülmesi sırasında kanunlara ve genel olarak hukuka uygun hareket etmeleri şarttır. İdarelerin bu konuda aykırı davranışları hizmet kusurunu doğurur ve bu davranışları nedeniyle kişilerin uğrayacakları zararı tazmin etmekle yükümlü olmaları idare hukuku ilkesi ve Anayasa hükmü gereğidir.[6]
657 sayılı Devlet Memurları Kanunu'nun "Memurların Kurumlarınca Görevlerinin ve Yerlerinin Değiştirilmesi" başlıklı 76. maddesiyle idarelere kamu görevlilerinin naklen atanmaları konusunda takdir yetkisi tanınmış ise de, bu yetkinin kullanımı kamu yararı ve hizmet gerekleriyle sınırlı olup, bu açıdan yargı denetimine tabi bulunduğu idare hukukunun bilinen ilkelerindendir.[7]
Yasaların uygulanmasını göstermek için çıkartılan tüzük, yönetmelik ve talimatların dayalı oldukları yasalara aykırı düzenlemeler öngöremeyecekleri İdare Hukuku ilkelerindendir.[8]
İptal kararlarının, iptal edilen idari işlemi, tesis edildiği tarihten geçerli olmak üzere ortadan kaldırdığı tartışmasız ise de; bu hukuksal durumun ancak iptal kararının taraflara tebliğ edildiği tarihten itibaren sonuç doğuracağı açıktır. Aksi görüşün kabulü halinde idari işlemin tesis edildiği tarihle bu işleme karşı yürütmenin durdurulması ya da iptal kararı verilerek bu kararın idareye tebliğ edildiği tarih arasındaki dönemde fiili bir boşluk oluşacaktır ki bu durumu kamu hizmetinin sürekliliği ilkesi ve kamu yararı ile bağdaştırma olanağı bulunmamaktadır.[9]
2575 sayılı Danıştay Kanunu'nun 40/4. maddesinde Danıştay daire ve kurulları ile idari mahkemeler ve idarenin uymak zorunda oldukları belirtilen Danıştay İçtihatları Birleştirme Kurulu'nun 26.9.1952 günlü, K:1952/244 sayılı kararında; kanunsuz yapılan bir terfinin memur lehine müktesep bir hak doğurmayacağı aşikar olmakla beraber, bu işlemin bir çok subjektif tesir ve neticeler doğurduğu, idarece kanunsuz bir terfi işleminin her zaman geri alınabileceğini kabul etmenin "istikrar ilkesiyle" bağdaştırılamayacağı, memur hakkında kanuna uygun müteaddid terfiler cereyan ettiği takdirde idare tarafından kanunsuz terfinin geri alınmasının tecviz edilemeyeceği açıklanmış; "istikrar ilkesi" bu kararın ışığı altında olayların nitelik ve özellikleri de gözönünde bulundurulmak suretiyle idari yargıda uygulana gelmiştir. Anılan İçtihatları Birleştirme Kurulu kararında sözü edilen "müteaddid terfiiler" ibaresinden en az iki derece terfinin yapılmış olmasının anlaşılması gerektiği, bunun da altı yıllık bir süreye karşılık geldiği Dairemizin konuya ilişkin çeşitli kararlarında vurgulanmıştır.[10]
Danıştay'ın otuz seneyi aşan istikrar kazanmış içtihatlarına göre iptal kararları dava konusu işlemi hiç tesis edilmemiş kılan ve önceki hukuki durumun geri gelmesini sağlayan kararlardır. Eğer bireysel bir idari işlem iptal edilmiş ise idare, bireyin eski hukuki durumunu kazanması için gereken işlemleri yapmakla yükümlüdür; dava konusu işlem gibi düzenleyici bir işlem iptal edilmiş ise, ortada hukuken doldurulması zorunlu bir boşluk oluşmadıkça, verilen yargı kararı idarenin herhangi bir uygulama işlemine gerek kalmaksızın hukuki sonuçlarını ortaya koyar, başka bir anlatımla iptal edilen düzenleyici işlemin uygulanabilirlik (icrailik) niteliği son bulur ve işlemin yapılmasından önceki hukuki durum yürürlük kazanır. Örneğin herhangi bir tüzük veya yönetmeliğin belli bir maddesini kaldıran veya değiştiren bir tüzük veya yönetmelik için iptal kararı verilmiş ise değişiklik yapan hüküm uygulanmaz ve değiştirilen hüküm yürürlükte kalır.[11]
İdari istikrar ilkesi gereğince, idarenin kamu hizmetinin sürekli, etkili ve verimli bir biçimde yürütülebilmesi açısından hizmet şartlarını gözeterek takdirini kullanmak suretiyle boş bulunan bir kadroya atama yapabileceği açık olup, kadroyu re'sen emeklilik işlemi sebebiyle boşaltan kişinin, bu işleme karşı açtığı dava neden gösterilerek boşalan kadroya atama yapılmaması konusunda idarenin yargı kararıyla zorlanamayacağı kuşkusuzdur.[12]
İdarenin sakat olan atama işlemini ortadan kaldırması idare hukuku ilkeleri gereğidir.[13]
İptal davaları dışında ancak idari eylem ve işlemlerden doğan zararların tazmini için idareler aleyhine açılan tazminat davaları ile idari mukaveleler dolayısıyla açılacak tazminat davalarının Danıştay’da bakılacağı idare hukuku ilkeleri ve 2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 2.maddesi hükmü gereğidir.[14]
İdari makamların bir yetkiye sahip olabilmesinde ve sahip olunan yetkinin kullanılmasında, yetkinin anayasa veya kanunla verileceği, kanunun öngördüğü koşulların oluşması durumunda idari makamın bu yetkiyi kullanmak zorunda olduğu ve kanunun açık izni olmaksızın sahip olunan yetkisinden vazgeçip başkalarına devredemeyeceği, idare hukuku ilkelerindendir.[15]
Bir kamu görevine açıktan veya yeniden atama yapmak konusunda idarenin takdir yetkisinin bulunduğu, idarenin bu konuda yargı kararıyla zorlanamayacağı idare hukuku ilkelerindendir.[16]
Yasaya aykırılığından ötürü geri alınan veya kaldırılan idari işlemlerde ihlal edilmiş olan hukuki durumun yerine getirilmesi ve bu işlem nedeniyle doğan zararların idarece karşılanması idare hukuku ilkelerindendir.[17]
İdarenin yasayla kendisine verilen bir yükümlülüğü yerine getirmek için gerekli işlemleri yapmaması hizmetin kusurlu olarak yapıldığını göstermekte olup, idarelerin hizmet kusuru nedeniyle meydana gelen zararları ödeme zorunda oldukları bilinen bir idare hukuku ilkesidir.[18]
İdarelerin takdir yetkilerine giren işlemleri tesis ederken mutlak ve sınırsız hareket edemeyecekleri, kamu yararı, kamu hizmeti gerekleri, hukuka uygunluk gibi ilkeler çerçevesinde bu yetkilerini kullanmaları gereği, bilinen bir idare hukuku ilkesidir.[19]
İptal hükmünün, iptali istenilen idari işlem veya kararın tesis edildiği tarihten itibaren hukuk alemindeki sonuçlarını hiç olmamışçasına ortadan kaldırdığı bilinen bir idare hukuku ilkesidir.[20]
Kurallar silsilesinde düzenleyici idari işlemler arasında yer alan genel işlemlerin, daha üst normlara ve özellikle yasalara uygun olması gerektiği gerek öğreti ve gerekse uygulamada kabul gören bir idare hukuku ilkesidir. [21]
Kamu görevi ifasında mevzuata aykırı davranışından ötürü soruşturma açmaya ve disiplin cezası vermeye ancak disiplin amirlerinin yetkili olduğu, kabul gören bir idare hukuku ilkesidir. [22]
2577 sayılı İdari Yargılama Usulü Kanununun 2. maddesinin 1/a bendinde iptal davaları; idari işlemler hakkında yetki, şekil, sebep, konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırı olduklarından dolayı iptalleri için menfaatleri ihlal edilenler tarafından açılan davalar olarak tanımlanmıştır. Maddede öngörülen menfaat ilişkisinin ise, işlem ile davacı arasındaki yakın ilgi olduğu, gerek öğreti ve gerekse Danıştay kararlarıyla gelişen uygulamada vurgulanmış ve yerleşmiş bir idare hukuku ilkesidir.[23]
Valinin yasada İl Genel İdaresinin başı, Hükümetin ve Bakanlıkların ayrı ayrı temsilcisi ve yürütme organı olduğunun belirtilmesiyle, Valinin, Hükümetin ve Bakanlıkların taşra birimini oluşturan birimin başındaki kişi olarak hiyerarşik düzen içinde yer aldığı açıktır. İl İdaresi Yasası uyarınca ilde hükümet kararlarının duyurulması ve uygulanmasını sağlamakla görevli olan Valinin, hiyerarşik düzenin ana kuralı olarak kararlara uymakla zorunlu olması nedeniyle, üstü durumundaki Hükümetin veya Bakanlıkların kararlarına karşı dava açması sözkonusu olamaz. Bu kararların uygulanmasının, yerel koşullar ve kamu yararı yönünden sakıncalı bulunması durumunda da, dava yolu ile değil, idari hiyerarşi içinde değiştirilmesi istenebilir. Merkezi düzen içinde yer alan makamların birbirlerine karşı dava açamayacakları yerleşmiş bir idare hukuku ilkesidir.[24]
İdarenin hukuka aykırılığı yargı organlarınca belirlenen işlemlerin sonuçlarına katlanmak zorunda olduğu bilinen bir idare hukuku ilkesidir.[25]
İdarelerce kamu hizmetlerini ifası sırasında gerekli önlemlerin alınmamış olması ve hizmet kusurları nedeni ile fertlerin uğradıkları zararların hizmeti yürüten idarece tazmin edilmesi bir idare hukuku ilkesidir. [26]
[1] Danıştay 5. Dairesinin 14.3.2006 gün ve E:2003/3647, K:2006/1140 sayılı kararı.
[2] Danıştay 10. Dairesinin 1.2.2005 gün ve E:2001/3070, K:2005/157 sayılı kararı.
[3] Danıştay 5. Dairesinin 13.10.1993 gün ve E:1992/5775, K:1993/3756 sayılı kararı.
[4] Danıştay 10. Dairesinin 8.10.1996 gün ve E:1995/2388, K:1996/5893 sayılı kararı.
[5] Danıştay 10. Dairesinin 19.3.1996 gün ve E:1995/4350, K:1996/768 sayılı kararı.
[6] Danıştay 5. Dairesinin 28.9.1984 gün ve E:1979/1924, K:1984/3200sayılı kararı.
[7] Danıştay 5. Dairesinin 31.1.2005 gün ve E:2003/4864, K:2005/402 sayılı kararı.
[8] Danıştay 5. Dairesinin 6.5.2003 gün ve E:2002/1895, K:2003/1891 sayılı kararı.
[9] Danıştay 5. Dairesinin 30.10.1997 gün ve E:1995/1788, K:1997...2389 sayılı kararı.
[10] Danıştay 5. Dairesinin 16.9.2005 gün ve E:2002/1094, K:2005/3654 sayılı kararı.
[11] Danıştay 5. Dairesinin 24.5.1999 gün ve E:1998/4622, K:1999/1685 sayılı kararı.
[12] Danıştay 5. Dairesinin 30.10.1997 gün ve E:1995/1788, K:1997...2389 sayılı kararı.
[13] Danıştay 5. Dairesinin 20.02.1984 gün ve E:1979/951, K:1984/740 sayılı kararı.
[14] Danıştay 5. Dairesinin 22.6.1982 gün ve E:197/4849, K:1982/7836 sayılı kararı.
[15] Danıştay 5. Dairesinin 4.5.2004 gün ve E:2003/40, K:2004/2070 sayılı kararı.
[16] Danıştay 5. Dairesinin 4.5.1989 gün ve E:1988/948, K:1989/785 sayılı kararı.
[17] Danıştay 5. Dairesinin 12.6.1985 gün ve E:1981/1560, K:1985/1863 sayılı kararı.
[18] Danıştay 5. Dairesinin 27.3.1986 gün ve E:1981/1654, K:1986/410 sayılı kararı.
[19] Danıştay 5. Dairesinin 16.1.1985 gün ve E:1984/1227, K:1985/35 sayılı kararı.
[20] Danıştay 5. Dairesinin 19.10.1983 gün ve E:1981/732, K:1983/6904 sayılı kararı.
[21] Danıştay 8. Dairesinin 2.6.2004 gün ve E:2003/2504, K:2004/2590 sayılı kararı.
[22] Danıştay 8. Dairesinin 8.4.2003 gün ve E:2002/4297, K:2003/1635 sayılı kararı.
[23] Danıştay 8. Dairesinin 30.10.2001 gün ve E:1999/2404, K:2001/4650 sayılı kararı.
[24] Danıştay 8. Dairesinin 9.2.1988 gün ve E:1988/68, K:1988/83 sayılı kararı.
[25] Danıştay 10. Dairesinin 14.10.1985 gün ve E:1985/274, K:1987/1631 sayılı kararı.
[26] Danıştay 10. Dairesinin 25.3.1985 gün ve E:1984/1618, K:1985/607 sayılı kararı.
|